İlk modern çocuk kitapları yazarından: Demiryolu Çocukları…

İlk modern çocuk kitapları yazarından: Demiryolu Çocukları

Birol Kutkan, 13 Kasım 2016 – Ankara

Roberta, Peter ve Phyllis isimli üç kardeşin öyküsüdür bu. Londra’da Kırmızı Evde sürdürdükleri varlıklı yaşamları, babalarının yanlışlıkla vatan hainliği ile suçlanıp onlardan ayrı konulmasından sonra küçük bir kasabada devam eder. Her şey de bu kasabada başlar zaten.

Onlar ne demiryolcu çocuklarıdır, ne de demiryollarını bilirler. Trenle olan bağları yalnızca babalarının onları gezmelere götürmesinde olmuştur. Yeni yerlerindeki çocuk yaşamlarının ise neredeyse tek eğlenceleri olur o trenler.

Çitin üzerinden korkarak izledikleri o 9.15 treni “Yeşil Ejderha” günleri, Peter’in istasyondan kömür çalarken yakalanması (gerçi o buna maden araştırması demektedir) üzerine biter.

İstasyon görevlisinin babacan bir tavırla o küçük hırsızlığı affetmesiyle, uzaktan izledikleri dünyanın kapısı aralanıverir birden. Sonrasını ise sayfaları çevirdikçe birlikte yaşayın isterim.

Çocukların bu keyifli maceralarını hafta sonuna denk getirip bir seferde okuyun bence. Bütün yaşananlara kesintisiz şahitlik etmek çok daha büyük mutluluk.

Her şey o kadar canlı ki. Çocuklarla her seferinde o gara gidip, görevlilere selam vermek ve bütünü görebilecek bir yerden izlemek olanları. Sanki okumuyor da seyrediyor gibi oluyor insan. Tanıdık yüzleri, tanıdık işleri, tanıdık mekânları…

Buharlılar… O “çuf çuf” kara lokomotifler. En çok da onları tebessümle okumuştum. Onlar, kitapta dolaştıkça beni de taze demiryolcu günlerime taşıdılar.

Samsun Limanı. Yıl 1987…

Vagonlarla limana gelen demir madenlerini gemilerle Zonguldak Ereğlisi’ne gönderirdik. Ağır ağır gıcırdaya gıcırdaya limana gelen bu vagonları bir o ‘Kara Kurt’ sürükler getirirdi. Oflaya puflaya gelse de kendinden emindi ve çekip getirdiği vagonların çocuk oyuncağı olduğunu söyleyen bir diriliği vardı. Yılların yorgunluğunu o azametiyle gizlemesini bilirdi.

Karakurt… İlk Türk buharlı lokomotifi. Bu ismi çok sonraları duydum ama bu isimle hitap etmeyi sevdim bizim emektar manevra makinemize.
Bize dair birçok şey gibi Karakurt’u da konuşalım yad edelim bir gün DEMHANE’de. Ahde vefa bize çok da yakışıyor.

Arada bir Gar-Liman arası yaptığı manevralara dâhil olduğumda, cehennem ateşi ocağına kömür atıp, dönene kadar kapkara oluşuma tebessüm eden makinist abimiz, çocukça bir arzuyla düdüğünü öttürmeme de hayır demezdi, sağ olsun. İyi ki de girmişlerdi yaşamıma. Birkaç yıl da olsa unutulmayacak hazlar kattı. Sanırım son şahitleri olduk bizler de bu islimli makinelerin.

Anılarda kaybolmadan gelelim bu şeker gibi kitabı 1906’da dünya çocuklarına hediye eden Edith Nesbit’e.

‘İlk Modern Çocuk Kitapları Yazarı’ unvanına sahip Nesbit, 1858-1924 yılları arasında yaşamış İngiliz bir yazardır. Altmıştan fazla çocuk kitabı yazmışsa da Türk okurlar O’nu daha çok Demiryolu Çocukları, Beş Küçük Afacan ve Hazine Avcıları ile tanımıştır.

Birçok yayınevince Türk okuruna sunulmuş olan kitabın, İş Bankası Kültür Yayınları’nın Fügen Yavuz’un çevirisiyle çıkmış olan baskısını okumuştum.

Ben çok sonraları tanıdım, bu adı çocuk kendi kocaman kitabı. Demiryolcu çocuğu olmadığımdan, benim tren ile olan yakınlığım Peter’den farklı olmadı.

Onların maceralarını gerçekte yaşayamamış olsam da, keyifle paylaştım, o çocuk yüreklerini, masumiyetlerini, heyecanlarını ve fondaki demiryollarını.

Eminim çocuk uykuları her seferinde tren düdüğü ile bölünen, oyun yeri gar havzası, oyun arkadaşları da demiryolcular olan birçok kişi, sayfalar arasında daha fazlasını bulacaktır.

İngiliz yönetmen Lionel Jeffries de kitabı okuyunca keyifli düşler kurmuş olmalı ki, bu maceranın sadece sayfalarda kalmasına gönlü razı olmamış, oturmuş senaryolaştırmış, sinemaya uyarlamış bütün bunları.

Sonra da geçmiş kamerasının başına düşlediklerini yine kendi çekmiş The Railway Children’ı… 109 dakika süren bu film, 1970 yılında gösterime girmiş. Filmi de en az kitabı kadar keyifli.

Haaa!.. Bu arada kitabın (dolayısıyla da filmin) sonu mutlu bitiyor, merak etmeyin.
İyilik, güven, dayanışma, çaba, inat, ille de çocuksuluk kitabın ve filmin her yerinde dolaşıyor…

İzlenecekler listemizde mutlaka bulunması gerektiğini düşünmekle birlikte, katı bir okuyucu olarak, sinemaya aktarılmış kitapların önce yazılı olanıyla tanışmanın gerektiğini düşünürüm.

Neticede, yönetmenler de hepimiz gibi okuduklarını düşleyerek ortaya çıkarıyorlar bu filmleri. Herkesin düşlediği oranda yaşadığı şu yeryüzünde, bizimde düşlerimizin olması dileğiyle….

Kardelen (Sayı 93-95, Ocak-Eylül 2017)

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir